İnsanı en çok etkileyen konulardan biri de ölüm konusudur. Ama üzerinde çok az ya da hiç düşünmediğimiz konu yine ölümdür. Nasıl aklımıza gelsin ki, dünya işlerine kendimizi öyle kaptırıyoruz, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Tabi geçen zamanın bizden neler çaldığını da anlamıyoruz. Geçen her dakikanın her saniyenin bizi ölüme biraz daha yaklaştırdığını biliyor muydunuz?
İnsanın sağlığı iyiyken pek aklına gelmez ölüm. Gelmesini de istemez zaten. Hastalığın ani gelmesiyle ölümde aniden gelebilir. Siz hiç sesiz ve sakin bir ortamda kendinizi ölüm düşüncesine verdiniz mi? Aklınızdan hiç bir saat, bir günüm daha geride kaldı belki de yarın son günüm düşüncesi geldiği oldu mu? Olmadıysa da düşünmek için hala geç sayılmış olmaz. Topluca tatilden dönen bir aile trafik kazasında hayatını kaybedebiliyor. Düne kadar koşup oynadığın, kızdığında bağırdığın kardeşinin yaşamadığını öğreniyorsun. Başından adeta kaynar sular boşanıyor. Birden ölemez ölmemeli diye mırıldanıyorsun.
Feryat, figan,
Ama nafile,
Giden gitmiştir bir kere,
Dövünsen de dönmez geriye.
İsterseniz bir birini deli gibi seven iki kişiyi ele alalım.
1. Allah’ı bulanlar ve O’na hizmet edenler; 2. O’nu aramakla meşgul olup, henüz bulamayanlar; 3. O’nu, ne arayan, ne de bulanlar, zaten bunlar arayıp bulma çabası da göstermezler.
İlk gruba girenler, akıllı ve mutlu, Ortadakiler ise mutsuz ve/fakat akıllıdır. Sonuncu grubun insanları ise, aptal ve mutsuzdur.
(Blaaise Pascal)
Ben ücüncü tür Insalardandim. Hep Huzuru arardim, ama Huzuru ancak Allahin yolunda bulacagim aklıma gelmedi.
Secde den hic kalmak istememem hep öyle kalip Allahin adini anmak, tekrar tekrar anmak iste o benim sonsuz Huzurum. Ellerimi acip Dua ederken Allaha yalvarirken gözlerimden yaslar akarken, iste o zaman Huzuru yakaldim. Cevremdeki insanlar Huzuru Mutlulugu bir iliskide bir baska insanda ararken ben Allahimda buldum huzurum. Rabbim sana sükürler olsun ne Yüce sin sen, ne Gaffursun sen ne güzel bir ALimsin sen. Allah kimseyi sasirtmasin, Allah hayirli ölümler hayirli Ömürler nasib etsin cümlemize. Allahimi seviyorum. Kitabimi seviyorum. Dinimi seviyorum. Öyle bir sevgi kapladiki beni sanki her an yüregim parcalancak, sigdiramiyorum bu sevgiyi icime.
استغفر الله استغفر الله العظيم الكريم اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اليك توبة عبد طالم لنفسه لا يملك لنفسه موتا ولا حياة و لا نشورا
اللهم صل علي محمد و علي ال محمد صلاة تنجنا بها من جميع الاحوال و الافات و تقضي لنا بها جميع الحاجات و تطهرنا بها من جميع السيات و ترفعنا بها عندك اعلي اتدرجات و تبلغنا بها اقصي الغيات من جميع الخيرات في الحيات و بعد الممات برحمتك يا ارحم الراحمين
اللهم انت ربي لا اله الا انت خلقتني و انا عبدك و انا علي عهدم و وعدك ما استطعت ااعوذ بك من شر ما صنعت ابوء لك بنعمتك علي و ابوء بذنبي فاغفرلي فانه لا يغفر الذنوب الا انت برحمتك يا ارحم الراحمين Estağfirullâh Estağfirullâh Esteğfirullâh. El-Ğazîm el-Kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hû. el-Hayyul-Gayyûmü ve etûbu ileyk. Tevbete ğabdin zâlimin li nefsihî lâ yemlikü li nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ.
Allâhümme salli ğalâ Muhammedin ve ğalâ âli Muhammed. Salâten tüncinâ bihâ min cemîğil-ehvâli ve'l-âfât ve tagdî lenâ bihâ min cemîği'l hâcât. ve tüdahhirunâ bih3a min cemîği's-seyyiât. ve terfeğunâ bihâ ğındeke eğlâ'd-Deracât. ve tübelliğunâ bihâ egsâ'l-ğayât min cemîğil hayrâti fi'l-hayâti ve bağde'l-memât. Bi rahmetike yâ erhamer rahimîn
Allahümme ente Rabbi lâ ilâhe illâ ente. Halegtenî ve ene ğabdüke ve ene ğalâ ahdike ve vağdike mestedağtü eğûzü bike min şerri mâ sanağtü ebûü leke bi niğmetike ğaleyye ve ebûü bi zenbî feğfirlî feinnehû lâ yeğfiruzzünûbe illâ ente. Bi rahmetike yâ erhamer rahimîn.
lâhi ya Rabbel alemin!
Büluğ çağina erdiğimden bu âna gelinceye kadar bütün âzâlarımdan her nekadar günah işlemişsem, ben onların cümlesine tevbe ettim, pişman oldum, bir daha işlememek üzere söz verdim.
Tevbe yâ Rabbi estağfirullah
Tevbe yâ Rabbi estağfirullah
Tevbe yâ Rabbi estağfirullah
Amentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihi, ve rusülihi vel yevmil âhiri, vebil kaderi, hayrihi ve şerrihi minellâhi teâlâ vel bâsü bâdel mevt Hakkun;
Eşhedü ellâ ilâhe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülüh
Kaynak:dosyabank.com
Hâris bin Süveyd diyor ki: Abdullah ibn Mes'ud -radıyallahu anh- bize biri Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-den, diğeri de kendisinden olmak üzere iki hadîs tahdîs etti. Nebiyy-i Ekrem'den olan hadîs-i şerîfi şöyle rivâyet etti:
"Mü'min günâhlarını bir dağ altında oturup da üzerine dağın hemen çöküvereceğinden korkan bir kimse gibi görür. Fâcir ise günâhlarını burnunun üzerine konup uçmuş bir sinek gibi görür."
Râvi diyor ki, Ebû Şihâb eliyle burnunun üzerini göstererek bu hadîs-i şerîfi rivayet etti.
Sonra Abdullah ibn Mes'ud diyor ki:
Muhakkak Allah Teâlâ Hazretleri kulunun tevbe-sinden şöyle bir kimsenin sevincinden daha fazla sevinir ki, bu kimse uzun bir yolculuk esnasında tehlikeli bir yerde konaklar. Üzerine bütün yiyeceğini içeceğini yüklediği bineği de yanındadır. Başını yere koymasıyla şöyle bir uykuya dalar. Uyandığında bineğini kaybolup gitmiş olarak görür. Üzerine sıcak basmış, susuzluğu son haddine varmış, yahud Allah dilediği kadar sıcağı ve onun susuzluğunu artırmış. Sonra o kimse devesini aramak için etrafa çıkmış, aramış, bulamamış, o dereceye gelmiş ki hararetten ve susuzluktan tâkati kesilmiş, ümîdi tükenmiş, böyle bir halde tekrar eski yerine dönerek uyuyakalmış. Sonra uyandığında biraz evvel kaybolan devesini başı ucunda bulur. "İşte bu adam ne derece ferahlanır ise Cenâb-ı Hakk -celle ve âlâ- Hazretleri de bir kulunun tevbesinden dolayı o devesini kaybedip de başı ucunda bulan adamdan ziyâde ferahlanır. Yani râzı olur. Tevbe edenin tevbesini kabul edip onu yüksek derecelere nâil eyler, demektir." (1)
"-Yâ Resûlellah, namazın âhirinde okumak üzere bana bir duâ ta'lîm buyur, dedikte Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki:
"Şöyle duâ et:
Yâ Rabb, muhakkak ki ben kendime çok zulmettim; yani çok günâh işledim. Günahları ise ancak sen afv ü mağfiret edersin. Hakkıyle gafûr ve rahîm ancak sensin. Beni kendi indinden bir fazl u keremle afv ü mağfiret eyle ve bana lutf u ihsanınla merhâmet eyle. Yani benim istihkakım olmayarak mahza fazl u kereminle cehennemden halâs edip cennet ve cemâline kavuştur." (2)
"Gıybetin keffâreti, gıybet etdiğin kimse için istiğfâr etmekliğindir." (3)
"Yeryüzündekilerde) herhangi bir kimse,
derse hatalarına keffaret olur. Bu hataları deniz köpükleri kadar da olsa." (4)
"Ya Ali, sana bir duâ öğreteyim mi ki zerreler adedince günâhın olsa sen de beraber olmak üzere mağfiret olunur. Şöyle söyle: (6)
"İstiğfâr, mü'minin sahife-i a'mâlinde nûr gibi parlar." (7)
"Günâhdan tevbe eden kimse günâh işlememiş gibi olur. Fakat bir taraftan istiğfar, diğer tarafdan günâhda ısrar eden ise -el-iyâzü billah- Cenâb-ı Hakk ile istihzâ eden kimse gibi olur."
"Bir kimse kalbi ve kalıbı ile istiğfâra devam ederse Cenâb-ı Hakk o kimsenin gamlarını ferâha ve sıkıntılarını genişliğe tebdîl ederek hiç ummadığı bir taraftan onu rızıklandırır. (8)
"Tevbe ve istiğfâr ile büyük günâhlar afv olunduğu gibi mükerreren irtikâb edilen küçük günâhlar da, büyük günâhlar arasına dâhil olur." (9)
"Kalbinde nedâmet olmadığı halde yalnız lisânen edilen istiğfar, yalancılar tevbesidir." (10)
"Cenâb-ı Hakk'a tevbe ediniz. Muhakkak ki ben günde yüz defa Cenâb-ı Allah'a tevbe ederim. (11)
"Ne mutlu o kimseye ki defter-i a'mâlinde çokça istiğfar bulur."
"Ey insanlar! Ölmeden evvel Allah'a tevbe ediniz." (12)
Allahumme Rebbe hazihi'd-da'veti't-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tühlifü'l-mîâd
Ey şu tam da'vetin ve vakti gelen namazın sahibi olan Rabbim! Muhammed aleyhisselâma şefâat vesîlesini ve üstünlüğünü ver. Ve onu kendisine va'detdiğin makam-ı mahmûd'a ulaşdır" derse kıyamet gününde şefâatim ona lâyık olur." (1)
1. Ezanı, müezzinin söylediklerini tekrar ederek sonuna kadar dinlemek, bitince de dua etmek faziletli sünnetlerdendir. 2. Ezan vakitleri duaların reddedilmediği vakitler olup, her ezandan sonra dua etmek bu sebeple faziletli kabul edilmiştir. 3. Ezandan sonra duaya devam etmek hayırlara ulaşmanın sebebi olduğu gibi, kıyamet gününde Peygamberimizin şefaatine nâil olabilmenin de vesilesidir. 4. Ezan bittikten sonra Peygamber Efendimiz'in öğrettiği dualardan biri ezan duası olarak okunmalıdır. 5. Vesîle, fazîlet ve makâm-ı mahmûd kıyamet gününde sadece Peygamber Efendimiz'e has üstün mertebe ve makamlardır.
Daha önce bahsettiğimiz gibi dünyanın geçici değerlerine sahip olmayı kendisi için yeterli gören insanlar, gerçeklerden çeşitli yöntemlerle kaçarlar. Ölüm tüm gerçekliği ile yanı başlarında iken bunu gözardı eder, yeniden dirilecekleri günü de unutmaya çalışırlar. Bunları düşünmemek kendilerince bir kaçış yöntemidir. Böylelikle insanlar Allah'a olan yükümlülüklerini akıllarına getirmeyerek, yalnızca kendi tutkularına göre yaşayabileceklerini zannederler. Oysa kıyamet günü kesin bir gerçektir. Bu gerçek Kuran'la bildirilmiştir.
Aynı zamanda Kuran'da kıyamet gününde gerçekleşecek olan olayların tasvirleri de yapılmıştır. Oldukça detaylı anlatılan kıyamet vaktinde, yeryüzünde ve tüm kainatta olacaklar, bunun yanı sıra insanların ruh hali, tüm benliklerine hakim olacak büyük şaşkınlık, korku ve panik açık bir şekilde anlatılmaktadır. Kuşkusuz, evren kusursuz olarak yoktan var edildiği gibi, yine kusursuz ve olağanüstü görkemli bir kapanışla sona erecektir. Gezegenler yörüngelerini bulamayacak, dağlar yerlerinden oynayacaklardır. Daha önce herşeyin tesadüf olabileceği bahanesi ile Allah'ı inkar edenler, tüm dengeleri altüst eden bu muazzam olaylar karşısında tesadüflerin değil, yalnızca Allah'ın hükmünün geçerli olduğunu anlayacaklardır. Allah kıyamet anında gerçekleşecek olaylarla ilgili olarak Kuran'da şöyle haber vermektedir:
De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah'ındır." O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır. (Enam Suresi, 12)
Artık Sura tek bir üfürülüşle üfürüleceği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş (gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 13-15)
Kıyamet Günü Belirlenmiş Bir Vakittir
Zaman ilerledikçe, kıyametin vuku bulacağı ana doğru hızla yaklaşıyoruz. İnsanların büyük bir çoğunluğu kıyamet vaktini kendilerinden çok sonraki nesillerin karşılaşacakları bir olay olarak düşünmektedirler. Burada şu gerçeği hatırlatmakta yarar vardır. Kuşkusuz bizlerden önceki nesiller de aynı düşünce ile hareket etmişler ve "uzak gelecekteki" bu olayı düşünmemişlerdir bile. Oysa dünya üzerinde, ilk insanın yaratılışından itibaren yaşamış olan her kişi, kıyamet günü gerçekleşen olaylara şahit olacak, Allah'ın huzurunda toplanacak ve hiç kimse için de bir kaçış mümkün olmayacaktır. Üstelik bu günün, siz günlük yaşamınıza devam ederken, gelecek için planlar yaparken olmayacağına dair bir garanti de yoktur. Kesin olarak gerçekleşecek olan kıyametin vaktini sadece Allah bilmektedir. Bu konuyla ilgili olarak Kuranda şöyle buyrulmaktadır:
De ki: "Bilmiyorum, size vadedilen (kıyamet ve azab) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?" O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) (Cin Suresi, 25-26)
Allah, büyük bir düzen içinde yarattığı yaşamı, bilemediğimiz bir vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erdirecektir. Bu kapanıştan şüphe etmeyi veya buna inanmamayı insanların büyük bir çoğunluğu makul karşılıyor ve bu nedenle inkarı tercih ediyor olabilirler. Ancak tarifi yapılan bu son gün, inkarcılar için oldukça zorlu, ürkütücü bir gün olacaktır. Bu nedenle inanmayarak olacakları beklemek yerine, varlığından şüphe duymadan kıyamet gününe iman etmek, insanı kendisi için çok daha olumlu ve kazançlı bir sonuca götürecektir. Zira dünyada harcadığı çabaların "boş bir çaba" olduğunu kıyamet saati ile anlayan bir insanın pişmanlığı, tarifi oldukça zor, çok şiddetli bir pişmanlıktır. Bir ayette Allah şöyle buyurur:
Ancak o, 'herşeyi batırıp gömen büyük-felaket' (kıyamet) geldiği zaman. O gün, insan, neye çaba harcadığını düşünüp-anlar. (Nazi'at Suresi, 34-35)
Buraya kadar anlatılan bütün olaylar, insanların hiç haberi olmadığı bir anda, daha önce hiç duyulmamış ve tanınmamış bir sesin duyulması ile başlamıştır. Ve dünyadaki tüm insanlar şu anda da olduğu gibi herşeyin hiç değişmeden ve bozulmadan aynen devam edeceğini düşünürken, ani bir yakalanışla yakalanmışlardır.
Sur'a üfürülmesinden hemen önce gerçekleşen olayların bir önceki günden herhangi bir farkı yoktur. Dünya yine aynı hızla dönmekte, Güneş yine Dünya'yı aydınlatmakta, yaşam devam etmekte ve insanların birçoğu neden, kim tarafından yaratıldıklarını ve sonlarını düşünmeden, bir alışkanlık içinde hayatlarına devam etmektedir. Kimi, akşam gelecek misafirine yapacağı yemeği, kimi yapacağı iş görüşmelerini düşünürken, kimi alışveriş yaparken, kimi uyurken ve büyük bir bölümü de Allah'ın varlığını inkar halindeyken bu sesi duyacak ve herşey bir anda başlayacak, herşey bir anda son bulacaktır.
İnsanın güçlü zannettiği, övünerek böbürlendiği bedeni hiç beklemediği bir anda dört bir yandan ölümle sarılıp kuşatılacaktır. Artık can derdinden başka hiçbir sorun ve dert kalmayacaktır. İnsanlar yaşadıkları korkunun şiddetinden, değer verdikleri, tutkuyla bağlandıkları, uğrunda her türlü fedakarlığı göze aldıkları şeyleri bir anda görmez olacaklardır.
Kıyametin meydana getirdiği bütün bu korku, dehşet ve şaşkınlık dünyada inkar içinde bir yaşam süren insanın gafletine bir karşılıktır. O gün başlayan bu dayanılmaz zorluklar sonsuza kadar inkarcıların peşini bırakmayacaktır. Birbiri ardına meydana gelen tüm bu olaylar onlardaki paniği, dehşeti daha da arttırır. Geçen her saniye yeni azap çeşitleri ve belaları getirmektedir. Karşılaştığı akıllara durgunluk veren bu olaylar o güne kadar inkar ettikleri Allah'ın büyüklüğünü sergiler. İnsan bu güç karşısında alabildiğine güçsüz ve çaresizdir. Pişmanlık, üzüntü ve korku dışında yapabileceği birşey yoktur. Saniyeler ilerledikçe Allah'ın ona ebedi hayatında sunacağı korkunç azabı daha iyi anlar. O gün karşılaştığı dehşet dolu dakikalar sonsuz hayatı boyunca yaşayacağı azabın sadece sınırlı kesitleridir. Kuran'da o gün insanların yaşayacakları olaylar karşısında duyacakları korku detaylı olarak anlatılmıştır.
İnsanların Yaşadıkları Korku
Allah birçok ayette insanların dünya hayatına tutkuyla bağlı olduklarını ve bu tutkunun onlara ahiret hayatında hiçbir faydası olmayacağını belirtmiştir. İnsanın dünya hayatında değer verdiği, önemsediği, uğruna pek çok şeyi göze aldığı değerler, eğer Allah rızası için ve Allah yolunda kullanılmıyorsa, insana kayıptan başka birşey kazandırmazlar. Bu değerlerin her biri insanları denemek için, özel olarak yaratılmıştır. Asıl yurt ise ahiret yurdudur. Dünyaya ait şeylerin hiçbir önemi olmadığı ise Kuran'da şu şekilde anlatılır:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
Dünya hayatının ayette de anlatılan tüm bu "çekici" özelliklerine insan hırsla bağlanmakta, tüm ömrünü bunları elde edebilmek için harcayabilmektedir. Kuran'da dünya hayatıyla ilgili olarak şöyle buyrulur:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Dünya hayatının en büyük amaçlarından biri mallarla, oğullarla, kısaca sahip olunan tüm değerlerle övünmektir. Ancak Kuran'da özellikle vurgulanan ve tüm toplumlar için de geçerli olan bir gerçek, dünya hayatında sahip olunan en önemli tutkulardan birinin evlat olduğu gerçeğidir. Çocuk edinme isteği gençlik yıllarından itibaren insanlara öğretilir. Çocuk, insanlar arasında hem sebepsiz bir rekabet unsuru hem de geleceğe yönelik bir güvence anlamını taşımaktadır.
Bir diğer tutku da mala ve zenginliğe yönelik olandır. Bilindiği gibi insanların dünya hayatları süresince tüm hedefleri, planları, çabaları bu amaç üzerine kurulmuştur. Mal ve para tutkusu insanların gözünü bürüdüğü için tüm ahlaki değerler önemini kaybetmiş, insan karakterini şekillendiren tek ölçü maddiyat olmuştur. Kuran ahlakı, emir ve yasakları, insanların hayatındaki önceliğini kaybetmiş, mal yığıp, biriktirmek tek amaç olmuş, ilişkilerde çıkarlar ön plana çıkmıştır.
Oysa kıyamet günü geldiğinde herşey tersine döner. İnsanlar karşılaştıkları günün korkusundan değer verdikleri herşeyi bir anda unuturlar. Hırs haline getirdikleri şeylerin artık bir anlamı olmadığını anlarlar. Değer yargıları birkaç saniye içinde değişir. Artık malın hatta evladın bile bir değeri yoktur. Annelik veya babalık duyguları anlamını yitirmiştir. Dünyada en değer verdiği kişileri; kendi çocuğunu bile kıyamet gününün dehşeti karşısında unutacaktır. Kimse çocuğunun durumunu sormayacak, bunu aklına dahi getirmeyecektir. Kuşkusuz kıyametin vuku bulacağı bu gün, inanmayanlar için zorlu bir gündür:
Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak. (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; kendi eşini ve kardeşini, ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. (Mearic Suresi, 8-14)
Göğün bulutlarla parçalanacağı ve meleklerin bir indirilme ile indirileceği gün; işte o gün, gerçek mülk, Rahman (olan Allah)ındır. İnkar edenler için oldukça zorlu bir gündür. (Furkan Suresi, 25-26)
Henüz bebeklik çağında olan çocuklar bile o gün aileleri tarafından terk edilir. İnsanlar hiç beklemedikleri ve daha önce eşini benzerini görmedikleri bu olaylar karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar. Korku öylesine ani ve şiddetli bir şekilde gelmiştir ki, hamile kadınlar bu şokun etkisiyle çocuklarını düşürürler. Kuran'da o zorlu günde yaşanacak olayların paniğiyle kadınların emzirdikleri çocukları dahi unuttukları şöyle bildirilmiştir:
Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. (Hac Suresi, 2)
Kıyamet günü, dünyadayken kendisine yapılan çağrılardan yüz çeviren, gerçek dost ve yaratıcısı olan Allah'ı unutanların birbirlerinden kaçıp kurtulmak istediği bir gündür. Herkes kendi derdindedir. O dehşetli günde insanlar arasında hiçbir bağ; ne soy, ne akrabalık, ne de arkadaşlık bağlarının kalmadığı Kuran'da şöyle bildirilir:
Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından. O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. (Abese Suresi, 34-37)
İnsanlar Sarhoş Gibidir
İnsanlar o gün gördükleri karşısında tüm soğukkanlılıklarını, kendilerine olan güvenlerini ve metanetlerini yitirirler. Ölümle karşılaşıldığı an herşey değerini yitirir, yüzlerdeki ifade, tavırlar, konuşmalar farklılaşır.
Ölüm karşısında insanların yaşadıkları korku ve dehşete filmlerde şahit oluruz. O anda verilen tepkiler insanların içinde bulundukları ruh halini çok iyi anlatır. Ama izlenilen görüntülerde insanların az da olsa kurtulma ümitleri vardır. Öleceklerine kesin kanaatleri gelse de, ölümden sonra olacakları tam olarak bilemezler ya da büyük bir kısmı ölümle birlikte yok olacağını düşünür. Oysa kıyamet gününde daha ölüm gelip çatmamış olsa bile, yaşanan olaylar insan için hiçbir kurtulma ihtimalinin olmadığını tüm açıklığıyla ortaya koyar. İnkar edenler kendilerine vaat edildiği halde inanmadıkları bir günü karşılarında bulurlar. O gün, evrendeki düzenin bir yaratıcısının ve koruyucusunun olduğunun, O dilediği anda da herşeyin yok olacağının bütün açıklığıyla gözler önüne serildiği bir gündür.
İnsanlar ölümün, o güne kadar düşündükleri gibi bir yokoluş olmadığını anlarlar. O ana kadar Allah'ın varlığına dolayısıyla ahirete inanmadıklarından, ölüm sonrasında gerçekleşecek olayları hiç düşünmemişlerdir. Ama Allah'ın varlığını ve gücünü ardı ardına gelen bu olaylar sonucunda apaçık görünce, kendilerini bekleyen sonun da farkına varmışlardır. Kurtulma umudu olmadığı gibi, kendilerini bekleyen yeni ve sonsuz bir yaşam olduğunu da anlamışlardır. Bu inkarcılar için zorlu bir yaşamdır. Sonsuza kadar çekecekleri azap ve sıkıntı, o gün yaşananlarla kıyaslanamayacak kadar şiddetli olacaktır. Ayetlerde inkar edenlerin böyle bir yaşamın yerine yok oluşu tercih edecekleri şöyle anlatılır:
Gerçekten Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek. (Nebe Suresi, 40)
İnsanların karşılaştıkları olaylardan dolayı şiddetli bir korku, panik ve şaşkınlık içinde, adeta sarhoş oldukları ise ayette şöyle bildirilir:
... İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah'ın azabı pek şiddetlidir. (Hac Suresi, 2)
İnsanın şiddetli korku anında vücudunda meydana gelen değişiklikler ve kontrolsüz hareketleri ile sarhoş insanların tavırları birbirine çok benzer. Şiddetli bir korku anında baş dönmesi, ağlama görülür, görüntü bulanıklaşabilir.
Buraya kadar anlatılan olaylardan da anlaşıldığı gibi, o zorlu gün insanlar çok büyük bir panik yaşayacaklardır. Allah insanların yaşadığı bu şiddetli korkuyu ve korkunun sonucunda oluşan fiziksel tepkileri sarhoşluğa benzetmektedir. O gün sarhoş gibi olan insanlar kontrolsüz tavırlar sergileyerek oradan oraya koşmaya başlarlar. Kuran'da yapılan benzetme, insanların bu durumlarını şöyle açıklamaktadır:
İnsanların, 'her yana dağılmış' pervaneler gibi olacakları gün... (Kaaria Suresi, 4)
Gözlerdeki Dehşet İfadesi
Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkar edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler). (Enbiya Suresi, 97)
Göz, insanın yaşadığı korkunun şiddetini ilk ele veren organdır. O günün korkusunu yaşayacak olan insanların, karşılaştıkları dehşetten dolayı gözleri yerlerinden fırlayacaktır. Burada geçen "gözlerin yuvalarından fırlaması" benzetmesi, insanın yaşadığı korkunun şiddetini anlatır. Bu anda insanların göz bebekleri büyür, beyazı ortaya çıkar, donuklaşmaya başlar. Kıyametin gerçekleşeceği an "istisnasız insanların hepsi" bu korkuyu yaşayacaktır. Bu tüyler ürpertici olaylar karşısında kimsenin yapacak bir şeyi, başlarına gelenleri önlemek için getirecek çözümleri yoktur. Sadece korku duyarlar. Ayetteki benzetme bu korkuyu açıklıkla izah etmektedir.
Çocukların Saçlarının Beyazlaşması
Eğer inkar edecek olursanız, çocukların saçlarını ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız? (Müzemmil Suresi, 17)
Kıyamet gününün korkusu küçük çocukları da saracaktır. Bugünün gerçek mahiyetini bilmeyen, bunun sonsuz azabın ilk günü olduğunun bilincinde olmayan çocuklarda yetişkinlerden farklı bir korku vardır. İnsanlar geçici dünya hayatı boyunca yaptıkları ahlaksızlıkların pişmanlığı içindedirler. Çocuklar ne olduğunu dahi kavrayacak bir bilinçte değildirler. Buna rağmen gördükleri olayların şiddetinden dolayı saçları bembeyaz olur. Böyle bir fiziksel değişim, o zorlu günün büyüklüğünü anlamak açısından oldukça önemlidir. Çünkü o güne kadar dünyada çok çeşitli felaketler yaşanmıştır. Her biri insanlara çok şiddetli korku vermiş ve onları derinden etkilemiştir. Ama bu felaketlerin hiçbiri kıyamet günü meydana gelecek olaylarla kıyaslandığında çocukların saçlarını ağartacak kadar şiddetli değildir. O gün insanların dünya hayatı boyunca yaşadıkları en zorlu gündür. Öyle ki karşılaşılan olayların şiddeti, kısa yaşamlarında korkunun mahiyetini ve tehlikelerin getireceklerini tam olarak idrak edememiş olan çocukların dahi saçlarının korkudan bembeyaz olmasına neden olmaktadır.
Hayvanların Durumu
Gözünüzde vahşi hayvanları canlandırmaya çalışın, kaplan, aslan, kurt, çakal, ayı... Bu hayvanlar, kıyamet günü meydana gelen olayların etkisi ile artık birbirleri ile mücadele etmeyi bırakacak ve biraraya toplanacaklardır. Binlerce vahşi hayvanın meydana getirdiği bu görüntünün ürkütücülüğü ise çok açıktır. Allah kıyamet günü doğa ve insan üzerinde çok büyük değişiklikler olacağını pek çok ayette anlatmıştır. Aynı şekilde vahşi hayvanlar da o zorlu günden çok fazla etkileneceklerdir. Bu gerçek Kuran ayetlerinde şöyle bildirilir:
Gebe develer, kendi başına terk edildiği zaman, vahşi-hayvanlar, toplandığı zaman. (Tekvir Suresi, 4-5)
İşte patlamanın şoku!
Patlamanın ardından dehşet görüntüleri! Merter'de meydana gelen elektrik trafosundaki patlamanın ardından yaşanan can pazarı kameralarca görüntülendi.
Kanlar içinde yere yatan yaralılar kurtarılmayı beklerken, patlamanın hemen sonrasında kaydedilen görüntüler dehşeti gözler önüne serdi.
Merter'de sabah saatlerinde meydana gelen elektrik trafosundaki patlamanın ardından can pazarı yaşandı. Patlamanın hemen sonrasında kaydedilen görüntüler dehşeti gözler önüne geldi. Patlamanın ardından büyük bir panik yaşayan vatandaşlar sağa sola kaçışırken, kanlar içerisinde yerde yatan TEDAŞ çalışanları ve 2 yunus polisi kurtarılmayı bekledi. Feryat ederek ambulans isteyen yaralıların yardımına çevredeki vatandaşlar koştu. TEDAŞ çalışanı Erdal Ökten'in durumunun çok ağır olması üzerine vatandaşlar korku dolu anlar yaşadı. Ökten, patlamayla oluşan enkazın altından çıkarılırken diğer yaralılar da bölgeye sevk edilen ambulanslarla hastanelere kaldırıldı.
Olayı görüntüleyen Tayfun Telefoncu, patlamanın çok büyük olduğunu belirterek, "Ben hemen koşup gittim. Yaralılar yerde kanlar içinde yatıyordu. Tam bir can pazarı yaşandı. Birinin durumu çok ağırdı. Ambulanslar geldi, hastaneye götürdüler. Çok kötü bir manzara vardı. Bomba patlamış gibiydi. Biz ofiste direkt kendimizi siper aldık. TNT'nin patlaması gibi bir ses çıktı" dedi.
Uzun yıllar TEDAŞ'ta şoför olarak çalışan ve Erdal Ökten'in arkadaşı olan Emrullah Duran ise patlamanın normal olmadığını belirterek, "Hiç böyle bir şey görmedim. Arkadaşım Erdal, arıza nedeniyle oraya görev yapmaya gelmiş. Ben de uzun yıllar bu bölgede görev yaptım. Kapıyı açar açmaz yoğun bir dumanla karşılaşmışlar. Sonrasında da patlama olmuş. Normalde böyle bir patlama olmaması lazım. Neden oldu anlamadım. Olay sonrasında tam bir felaket yaşandı. insanlar koşturmaya başladı. Erdal'ın durumu çok ağırdı. İlk olarak onu kurtarmaya çalıştık" diye konuştu.
İnsan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de fücurla sürdürmek ister. ' "Kıyamet günü ne zamanmış" diye sorar. Ama gözkamaşıp da kaydığı,' Ay karardığı, Güneş ve ay birleştirildiği zaman; İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün,sonunda varılıp karar kılınacak yer' yalnızca Rabbi'nin katıdır. (Kıyamet Suresi, 5-12)
Giriş
Ay karardığı. Güneş ve Ay birleştiği zaman. İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer yalnızca Rabbinin katıdır. (Kıyamet Suresi, 8-12)
Yaşamınızı yönlendiren kişilere, olaylara şöyle bir göz atın. Bir yerlere ulaşmak için uğraşıyor, "yaşam mücadelesi" içinde bir yer almaya çalışıyorsunuz. Hayatınızdaki pek çok şeye yoğun bir dikkat veriyor, bu konular üzerinde derin derin düşünüyorsunuz. Ama yaşamınız boyunca tereddüt etmeden düşünmekten kaçındığınız konular da var. Üstelik, çevrenizdeki pek çok kişi de sizinle aynı fikirdedir. Konuşulmaması ve üzerinde düşünülmemesi gereken konuları çok iyi biliyorlar. Ölüm bunlardan bir tanesi, belki de en önemlisi. Ölüm çözüm getiremedikleri bir "son"dur onlara göre. Tıpkı ölüm gibi, kainatın ölümünü getirecek olan kıyamet de insanlar tarafından çok uzak bir kavram olarak değerlendirilir. Kıyamet günü nde gerçekleşecek olan olaylar, insanlar tarafından az çok bilinmekte, ama bunları düşünmek onları korkutmaktadır. Korku duymaktansa, böyle bir konuyu unutmak daha makuldur ve bu şekilde yaşamakta bir sakınca görmezler.
İnsanlar en çok, kıyamet günü nün canlı, cansız her varlık için "son gün" olmasından etkilenirler. Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın başlangıcıdır. O gün, insanların tümü yeni bir diriliş ile dirilecekler ve dünyadaki yaşamlarında Allah'a ve karşılaşacakları bu güne inanmış olanlar cennette ağırlanırken, inkar edenler cehenneme sevk edileceklerdir. Dolayısıyla böyle bir günün beklentisi içinde olan bilinçli bir insan için, dünyadayken ölüm, kıyamet ve ahiret gerçeklerinden kaçmanın bir anlamı yoktur. Aksine, kıyamette meydana gelecek olan olaylar ve ölüm gerçeği, kendisini daha fazla harekete geçirecek, Allah yolunda güzel amellerde bulunmaya sevk edecek, ahiret inancına yöneltecek ve Allah'a yakınlaşmasına bir yol olacaktır. Benzersiz olayların gerçekleşeceği kıyamet günü, o büyük korkuyu yaşamayacak olanlar sadece iman edenlerdir. Müminlerin üzülmeyeceğini ve korkmayacağını Allah bir ayette şöyle bildirmektedir:
Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)
Dünyada iken bu gerçeğe inanmış bir insan, bunun gereklerini de yerine getirmişse o zorlu günde artık güvenlikte olacağının bilincindedir. Çünkü Kuran'a iman etmiş, asıl hayatın ahiret hayatı olduğuna inanmıştır. Ölümün varlığını gözardı etmemiş, Allah'a ibadet etmekte büyüklüğe kapılmamıştır. Böyle bir insan ahiret yaşamında sonsuz bir güzellikle karşılanacaktır. Kıyamet günü nde ise Allah'ın nuru onunla olacaktı. İman edenler Kuran'da şöyle müjdelenmektedirler:
... O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler ki: "Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, herşeye güç yetirensin. (Tahrim Suresi, 8)
Bu kitap sizlere kıyamet günü nü ve o gün meydana gelecek olan olayları açıklamakta, o zorlu güne karşı uyarmaktadır. Ancak esas olan, kıyamet günü nün insanların tümünü bekleyen bir gerçek olduğudur. Mutlaka karşılaşılacak olan bu büyük gerçeği gözardı etmek ve bunu düşünmemek makul görülmemelidir. Bu kitapta Kuran ayetleri doğrultusunda yapılacak açıklamalar kıyamet günü nün varlığı ve gerçekliği üzerinde düşünmenizi sağlayacaktır.
Buradaki amaç, her ne olursa olsun karşılaşacağınız bu güne karşı sizleri uyarmak, böyle bir günde güvenlik içinde olabilmeniz ve sonsuz cennet yaşamını kazanabilmeniz için sizlere yol göstermektir. Kıyamet günü nün akıllara durgunluk veren olaylara sahne olacak olması, insanları üzerinde düşünmeye yöneltmesi açısından çok önemlidir. İşte bu nedenle kitap boyunca sizlere kıyamet vaktinin özelliklerini detaylarıyla tarif edecek ve bunların gerçekliği üzerinde duracağız.
Kıyamet Alametleri
Peygamberimizin günümüze ulaşan sözlerinin bir bölümü, kıyamet alametleri hakkındadır. Peygamberimiz hadislerinde hem kıyamet işaretlerini haber vermiş, hem de kıyametin hemen öncesindeki dönem ile ilgili detaylı açıklamalarda bulunmuştur. Bu yazının amacı, kıyamet alametlerini ayet ve hadisler doğrultusunda incelemek; bu işaretlerin birbiri ardınca, birebir tasvir edildiği şekilde, içinde yaşadığımız çağda ortaya çıkmaya başladığını gözler önüne sermektir. On dört asır öncesinden bildirilen alametlerin çıkışı, inananların Allah'a olan iman ve bağlılıklarını artıran son derece büyük olaylardır.
21/6/2007 - ALLAH BİRDİR VE TEKTİR EŞİ VE BENZERİ OLAMAZ
BEN_BİR "BAŞöRTÜLÜYÜM"
ELİMİZDE İSLAM SANCAKLARI GöNLÜMÜZDE UMUT PARILTILARI HERGEçEN GÜN KAYBOLAN ÜMİTLERLE BEN BİR BAŞöRTÜLÜYÜM
PAçAVRA GİBİ YERLERE ATILAN öRTÜMÜZ HABİBİN MİRASIDIR BİZE BAŞöRTÜMÜZ İTİLİP çEKİŞTİRİLMEKLE GEçEN BU öMRÜMÜZ SöYLÜYORUM BİZ BAŞöRTÜLÜYÜZ
İçİMİZ YANIYOR BU ZULÜMLERE AYŞE FATMA,ZEYNEPLERE... DAVAMIZDAN HİçBİR ZAMAN VAZGEçMEYE TAKTINIZ SİZDE BİR BAŞöRTÜYE
İSLAM SANCAĞI ELİMİZDE KOR GİBİ TAŞIRIZ ONU YÜREĞİMİZDE BU MİRASDIR EBEDE GöTÜRÜLEN öMRÜMÜZDE KURAN ,SÜNNET, BAŞöRTÜMÜZLE
MAPUSLARA GİRİLDİ çİLELER çEKİLDİ.. KALBİMİZDE YANKILANAN İSMİN LE DUALAR EDİLDİ MÜSLÜMAN GENçLERİZ DUA EDERİZ BAŞöRTÜMÜZE LEKE SÜRDÜRMEYİZ
OKUL KAPILARINDAN DöNDÜRDÜLER PAçAVRA GİBİ SAçIMIZDAN çEKTİLER GöNÜLLERİ SIZLAMAYAN O KARDEŞLERE EDİVERDİK çOK DUA BİZLERDE..
BAŞöRTÜLÜYÜM çEKİYORUM çİLELERİ BAŞöRTÜLÜYÜM GURURLA SöYLÜYORUM BU SöZLERİ EBRU KARDEŞİNİZ SESLENİVERDİ TÜM İMANSIZLARA BİTMİYECEK BİLSİNLER Kİ BU DAVAMIZDA -EBRU UYANIK-
Bu şiire oy verin !
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
MEKANIN CENNET OLSUN
Dertli olduğunda bir dost arar durursun can Ülkesinde öyle bir dost kazanırsın ki Kaybetmek aklına bile gelmez Lakin bilirsin ölÜm bir çizgi kadar yakın Lakin yine de inanamazsın ayrıldığına
Sonrası Bir mesaj gelir telefona ‘YÜZÜNDE NUR AKLINDA İLİM KALBİNDE ALLAH DİLİNDE LA İLAHE İLLALLAH GöNLÜN DE RESULULAHÂ’ Eksik olmasın diye Meğersem son dizeleri ve son mesajıymış
İşte sonrası Bir kaza haberi duyulur Dostun olan Recai vefat etmiş. Hem de Okulunun bitmesine yirmi gÜn kala Şaka dersin kendi kendine İnanamazsın. Lakin bilirsin ki bu ölÜm gerçek ve öyle bir bıçak saplanır ki yÜreğine göz yaşların kurur ve hasret bağrını yakar ne yaparsan yap dostun yoktur. lakin dualarla sararsın dostunun hayalini ve geriye sadece rÜyalar kalır özlemini dindirmek için o da kısmet olursa lakin ne olursa olsun onu sevmeyi unutmazsın
İşte kardeş bu dizeler sana Cenabı Allah seninledir inşallah Bizden ayrılıp öbÜr dÜnyaya göçsen de Dualarımız seninle
İlk dönemlerden itibaren Tanrı’nın varlığı konusunda olduğu gibi evrenin mahiyeti ve nasıl meydana geldiği konusunda da çok çeşitli düşünceler ve anlayışlar ortaya çıkmıştır. Tabiatta gaye var mıdır yok mudur? Bir kısmında var, bir kısmında yok ise, tabiatın bütünlüğünü ve genel prensiplerini, nasıl izah etmeli? Tabiatta bunlar, bir zaman için yok iken bir müddet sonra teşekkül ediyorsa, bu teşekkülün sebep ve kaynağını, tabiatın birliğini nasıl göstermeli? şeklindeki sorulara maddeci anlayış şöyle cevap verir : Tabiatta ne yüzeyde görülebilen sayısız tesadüflerin, ne de bütün tesadüfler arasında olayların genel kanunlara göre meydana geldiklerini gösteren kesin sonuçların hiç birinde şuurlu, planlı bir gaye yoktur. Varlık kendiliğinden oluşurken, bilinçsiz bir şekilde hücre oluşmuş, tabiatın insana yönelik bir amacı olmadan kör bir tesadüf sonucu insan meydana gelmiş ve bilinç doğmuştur.[1]
Materyalizmin bilinen kökü milâttan önce V. asra kadar uzanır. Materyalizm milâttan sonra 18. yüzyıla kadar zayıf bir akım olarak varlığını sürdürmüş, son asırların Avrupa’sında yeniden taraftar ve güç kazanarak “Tarihi Materyalizm”, “Darwinizm” ve “Pozitivizm” şeklinde yayılma imkânı bulmuştur. Aralarında bazı izah farkları bulunmakla birlikte bu akımların hepsi de materyalisttir, sonuç itibariyle inkârcıdır.[2] Materyalist felsefe görüşü olarak bilinen maddecilik anlayışına göre evreni ve oluşumları kontrol eden yaratıcı bir tanrı bulunmamakta, bütün bu oluşumlar ve evren maddenin kendisinden, onun ezelî ve ebedî oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu anlayışa göre bu maddî evren yaratılmamış olduğundan bir başlangıcı ve sonu yoktur. Bu iddia, ateistlerin tarih boyunca dayandıkları en temel iddia olmuştur.
Materyalist anlayış özellikle Demokritos, Epikuros ve Lucretius’un öncülüğündeki bir akım olarak Eski Yunan’a dayandırılır. Bu konuda öne çıkan ilk isim Demokritos’tur. Ona göre bütün madde, ezelî ve ebedî olan yok edilemez ve değişmez atomlardan oluşur.[3] Bu fikirlerinden dolayı Demokritos günümüz materyalistlerinin fikir babası sayılır.
Epikuros, atomculuk anlayışını Demokritos’tan almıştır.[4] Epikuros’un, tanrıların varlığı ile ilgili sözleri bulunsa da, bu tanrılar hiç bir doğa olayına karışmazlar. Epikuros’a göre evren ezelîdir ve her şey birbiri ardından doğum ve ölümü meydana getiren öncesiz-sonrasız bir düzene göre işlemektedir.[5] Tarihin en meşhur ve etkili materyalisti olan Karl Marx, doktora unvanını “Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri” isimli tezinden almıştır. Tanrı’nın varlığını yok saymak için maddenin ezeli olduğunu kabul etmenin gerekliliğini savunarak günümüz materyalist anlayışına en yakın görüşler ortaya koyan antik dönem düşünürü Lucretius’tur. Bu açıdan Lucretius ta Materyalizm anlayışının babası olarak gösterilir.[6]
Maddenin bir başlangıcı olmadığını sonsuzdan gelip sonsuza gideceğini kabul eden materyalist anlayışta temel unsur ‘madde’ dir. Bu ateist anlayış 19. yüzyıldan itibaren Batı’da yeni bir karakter kazanmıştır. Bu dönemde ateizm Tanrı’nın varlığı hakkında ileri sürülen delilleri reddetmekten çok, O’na atfedilen nitelikleri eleştirmeye yönelmiş, sonlu bir varlık olan insanla, ebedî bir varlık olan Tanrı’nın birlikteliğinin imkânsız olduğunu ileri sürmüştür. Modern dönemde Tanrı’nın varlığı, ateistlerce insanın özüne yabancılaşması ve özgürlüğünü kaybetmesi açısından temel bir problem olarak gözükmüştür. Bu dönemde insan özgürlüğü ile Tanrı iradesi arasında derin bir uçurum oluşmuş böylece ateistler kendilerini bu ikilem içerisinde bulmuşlardır. İnsanı, Tanrı’ya tercih ederek zihinlerindeki sorunu çözmeye çalışmışlardır.[7]
Schopenhauer, Feuerbach, Marx, Nietzsche, Freud, Sartre ve Ayer gibi düşünürler modern ateizmin öncüleridir. Bu dönemde genelde bütün dinler, özelde ise Hıristiyanlık, ciddi bir biçimde reddedilmiştir. Ayrıca mitolojik, teolojik ve felsefî Tanrı kavramları da kapsamlı olarak eleştiriye tâbi tutulmuştur. Modern dönemde ateizm, felsefî bir problem olmaktan öte bazen politik bir yaşam biçimi haline getirilmiş ve ideolojik bir dünya görüşü olarak sunulmaya çalışılmıştır. Özellikle Karl Marx, Friedrich Engels ve Lenin’in görüşlerinden hareketle kurulan sosyalist yönetimlerde ateizm komünist partilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Eski Sovyetler Birliği ile Sosyalizmin hâkim olduğu bazı üçüncü dünya ülkelerinde ateizm, Marksist ve Leninist dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmiş ve “bilimsel ateizm” adıyla takdim edilmiştir.[8]
Materyalist felsefenin en etkili ismi hiç şüphesiz Karl Marx olmuştur. F. Engels ile birlikte kurduğu bu sisteme Tarihsel Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm adını vermişlerdi. Her ne kadar bu iki terim birbirinin yerini tutsa da, insan işlerinden söz ederken Tarihsel Materyalizm tabirini, evrenin insanî olmayan yönlerinden söz ederken Diyalektik Materyalizm ifadesini kullanmak daha uygundur.[9] Marksçı diyalektiğe göre doğa; tarih, toplum ve kültür alanlarındaki bütün gelişme, çatışma, çelişki ve aşamalardan geçerek ilerler. Tarihin ve toplumun diyalektik açıdan incelenmesi, temel ilkelerinin ve belirlenmelerinin ortaya konması, Marksçılığın özel, ancak en temel felsefî-bilimsel alanını oluşturur ve bu alana ilişkin açıklamaların bütününe ‘tarihsel maddecilik kuramı’ adı verilir.[10]
Marksist materyalizm bilinebilirci özelliği ile bilimi âdetâ kutsayarak bilimin dinin yerini alacağını ve bilimin verilerinin hem dini, hem de agnostisizmi geçersiz kılacağını savunur. Engels, bilimsel bilginin başarısını agnostisizmin en ünlü temsilcilerinden Kant’ı eleştirerek şöyle ifade eder : “ Kant’ın çağında, doğal nesneler konusundaki bilgimiz gerçekten öylesine bölük pörçüktü ki, onların her biri üzerine bildiğimiz az bir şeyin ötesinde sırlarla dolu bir “kendinde-şey” bulunduğu pekala sanılabilirdi. Ama bu kavranamaz şeyler, bilimin dev adımlarıyla ilerlemesi sırasında kavrandılar, çözümlendiler, üstelik yeniden üretildiler; üretebildiğimiz şeyin bilinemez olduğunu elbette düşünemeyiz.”[11] Görüldüğü gibi bilimi, felsefelerine dayanak olarak gösteren materyalist anlayış, bilimsel verilere öyle çok güvenmektedir ki, ileride göreceğimiz modern bilimsel verilerin evrenin oluşumu ve bu oluşumun ancak bir gâyeye göre düzenlenebileceğine dair verilerine karşı çaresiz kalmakta ve felsefelerinin temeline koydukları bilim, tarih boyunca gelen anlayışlarına karşı bomba etkisi yapmaktadır.
Felsefelerini eylemle birleştiren Marksçılar, Karl Marx’ın ölümünden 70 yıl sonra, kendilerine Marksçı adı verilen toplulukların, dünyanın üçte birini yönetimleri altına almasını sağlamışlardır.[12] Friedrich Hegel, gerçekliğin tarihsel bir süreç olduğunu, tarihin doğrusal bir şekilde, evrimsel bir süreç izleyen, bu evrimin de sürekli olarak gelişmeyi içerdiği, sürekli ilerlemeci bir tarih anlayışı ile açıklamıştı. Marx’ın fikirlerinin oluşmasında Hegelci tarih anlayışının ciddi etkileri olmuştur. Hegel’in, tarihi, metafizik bir açıdan değerlendirmesine karşın; Marx, tarihe tamamen maddeci bir açıdan bakmış, kendi görüşlerine tarihsel maddecilik (materyalizm) ismini vermiştir. Dini akıl noktasında inceleyen Hegel şöyle bir tarifte bulunur : “Her din, temelde kâinatın belirli bir tarzda, görülüşünden başka bir şey değildir.” Marx’ın din hakkındaki ifadeleri de farklı değildir : “Din, baskı altındaki yaratıkların iç çekişmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhudur. Din, fakir halkın afyonudur.[13]
Maddenin ezelîliği ve onun her şeyin kaynağı olduğu görüşünden hareketle ateizmi temellendirmeye çalışan materyalizmin iddiasının iki önemli basamağı bulunmaktadır. İlk basamakta maddenin ezelîliğinin apaçık olduğu, hattâ bunun bilimsel olarak kanıtlandığı ve maddenin, şuur dahil, her şeyin kaynağını oluşturduğu söylenmekte; ikinci basamakta ise, bu görüşün yaratıcı bir Tanrı fikrini imkânsız kıldığı öne sürülmektedir.[14] Materyalizme göre, maddenin ezelî olması evrenin ezelî olması anlamına gelmektedir. Çünkü son tahlilde evren de madde yığınından ibarettir. Buna göre evren var oluş sebebini kendi içinde taşımaktadır. Evren ve onun içindeki her şey kendi varlık alanlarının dışında var olan bir nedene muhtaç değildir. Dolayısıyla materyalizm Tanrı’yı ya fiziksel-maddi bir varlığa indirgeyecek, ya da O’nun varlığını reddedecektir. Bu nedenle materyalizmin ateizmle çok sıkı bir ilişkisi vardır. Maddenin ezelîliği ve onun her şeyin kaynağı olduğu şeklindeki bir görüşün zorunlu olarak Tanrı’yı devre dışı bırakacağı ve O’nun varlığını reddedeceği açıktır. Dolayısıyla materyalizm, ateizmin dayandığı temel argümanlardan birisidir.[15]
Maddenin sonsuzluğunu, tek gerçekliğini ve var olan her şeyin kaynağı olduğunu iddia eden materyalizm, madde ötesi ruh ve Tanrı gibi kavramları reddetmiş, metafiziğe ve teolojiye varlık alanı tanımamış, evrenin işleyişinde gâye ve nihaî nedenler gibi konulara yer vermemiştir. Günümüzde ise Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya yönelik olan kozmolojik ve teleolojik kanıtlarla mücadele içerisinde bulunmuştur.[16] Buna karşılık olarak teizm ise Tanrı’nın varlığını ve maddenin yaratılmış olduğunu kabul ederek kendi sistemini kurmuş evrenle ilgili olarak kozmolojik ve teleolojik kanıtları ileri sürmüştür. Bilimsel sonuçlar kozmolojik delilin, ya da klâsik İslâmî terminolojiyle ile “hudûs” ve “imkân” delillerinin formüle edildikleri dönemlerin ilkel ve zayıf bilimsel anlayışlarının geçersizliklerini, hatta bizzat kozmolojik delilin geçersizliğini ortaya koyabilir; ama bunların hiçbirinden “o halde Tanrı yoktur” hükmü çıkarılamaz.[17]
Çağdaş İngiliz düşünürü John Macquarrie’nin de işaret ettiği gibi, ateistlerin önemli bir kısmı, kozmolojik açıdan bugün artık “katıksız bir ateizm” iddiasından vazgeçmiştir. Ama bu vazgeçiş de onları bir ikileme sokmuştur. Şöyle ki, ateist, maddeci ve indirgemeci bir tutumu benimsediği taktirde açıklayamadığı bir sürü soruyla karşı karşıya kalmakta ve buna rağmen ateizminde iddialı olunca da irrasyonalizme gitmektedir. Oysa onun teizm karşısında kullana geldiği en büyük tenkit silahı, irrasyonalizm silahıydı. Maddeci ateist eğer rasyonalist davrandığını ortaya koyacaksa, şekilsiz bir maddeden bugünkü kâinatın nasıl meydana geldiğini açıklamak zorundadır. Bugüne kadar bu konuya tatmin edici bir açıklama getiren herhangi bir ateist çıkmamıştır. Öte yandan, kâinatın oluşumunda bir çeşit “yaratıcılık”, “istikamet”, “şuur” v.s gibi şeyler görünmeye başladığı taktirde de ya bir çeşit panteizme, yahut âlemde yarı ilâhî ve içkin bir gücün bulunduğu inancına gidilmektedir. Bu tür anlayışların, “kozmolojik bir açıklama ilkesi” olarak teizmden daha başarılı olduğunu söylemenin mümkün olmadığını ateistlerin pek çoğu kabul ve itiraf etmektedir.[18] Yine çağdaş Batı düşünürlerinden Norman L. Geisler, ateizmin felsefî ölümü hakkında şöyle söylemektedir : “Ateizmin ölümünden söz ederken, mutlaka dünyada daha az ateistin olduğunu değil, sadece, ateist olmak için daha az nedenin olduğunu söylemek istiyoruz. Yani, ateist bir tutumu savunmak için başvurulan düşünsel zeminler çökmüştür demek istiyoruz.”[19]
II. TANRI’NIN VARLIĞINA DARWİNİST YAKLAŞIM
Evrim’den ilk söz edenler milattan önce 6. yüzyılda İyonya’lı filozoflar olmuştur. Miletus’lu filozof Anaximender Animal Kingtom adlı eserinde evrim nosyonunu ilk kez ortaya atmış, bundan sonra yazdığı Lucretius On Nature adlı kitabında ise en güçlü türleri koruyan doğal seleksiyon anlayışından yana tavır alan bir yaklaşım sergilemiştir. 18. yüzyıla gelindiğinde biyolojide ilk önemli girişimi Fransız doğa bilimcisi Buffon (1707-1788) yapmış, evrimi desteklemiş ancak zamanın yerleşik fikirlerine karşı durmaktan çekindiği için zaman zaman geri adımlar atmıştı. Fransız biyolog Lamarck ise 1801 yılında yazdığı La Philosophie Zoologique adlı kitabında kendi evrim teorisinin ana hatlarını ortaya koymuştur.[20] Ardından İngiliz Biyolog Charles Darwin tarafından daha kapsamlı bir şekilde işlenen bu teori, ‘Evrim Teorisi’ olarak daha çok Darwin ile anılarak günümüze kadar gelmiştir.
Evrenin yaratılışında olduğu gibi canlıların yaratılışında da Tanrı’nın etkisinin olup olmadığı konusu teistler ile ateistler arasında çetin tartışmalara konu olmuştur. Teistler Tanrı’nın etkisinin şekli konusunda farklı şeyler söylemekle beraber canlıların oluşmasında Tanrı’nın mutlaka etkisinin bulunduğunu kabul etmektedirler. Bu etkiler öne çıkarılarak O’nun varlığını isbata gidilebileceğini savunmaktadırlar. Buna karşı ateistler ise canlıların kendi kendine tesadüfen ortaya çıkan bir evrim suretiyle meydana geldiğini savunmaktadırlar. Evrendeki düzen ve gâyenin Tanrı’nın yaratması ve iradesi ile açıklanması, diğer bir deyişle düzen ve gâyeye evrenin dışında bir açıklama getirilmesi, 18. yüzyıldan itibaren bilim çevrelerinden gelen çeşitli tepkiler ile karşılaşmıştı. Kökeni Eski Yunan’a kadar dayanan bu anlayış “canlılığın ortak bir atadan gelip zamanla küçük değişiklikler ile farklılaşarak tesadüfen meydana geldiği” şeklinde özetlenebilir. Bu görüş 18. ve 19. yüzyıllarda Materyalizm anlayışının kuvvetli desteğini arkasına alarak canlılık kazanmış ve dinlerin temel öğretisi olan yaratılış kabulüne alternatif bir anlayış olarak kendine taraftar bulmuştur.
Lamarck, çevre koşullarının canlı organizmalar üzerinde büyük bir etkisi olduğunu ve bu organizmaların da çevreye uyum sağlamak için değişim geçirdiğini öne sürerek görüşünü teorileştirmişti. Lamarck, bu değişimin kalıtım olarak bir sonraki kuşağa geçeceğini de söylemişti. Bu değişim, desteklenebilir nitelikte olduğunda gittikçe artan bir kompleksliğe yol açacak ve kullanılmayan organlar sonunda körelecekti.[21] Darwin’in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni isimli kitabı ile biçimlendirdiği evrim teorisi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek sosyal ve pozitif bilimlerin, gerekse çeşitli dünya görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Bu teori, biyoloji biliminin ötesinde jeolojiden ekolojiye, antropolojiden sosyolojiye kadar bir çok disiplini etkisi altına aldı. Doğayı konu edinmesinden dolayı pozitif alanla sınırlı kalması beklenen bu teori, sosyal alanı da kapsamına dahil etmiş ve teorinin ortaya çıkışından kısa bir süre sonra İngiliz filozof Herbert Spencer tarafından ortaya konulan ve “Sosyal-Darwinizm” denilen bir akımdan söz edilir olmuştur. Teori, sadece doğanın işleyiş düzenini, onun tâbi olduğu kanunları açıklamakla kalmıyor; aynı zamanda yeni bir kozmoloji, yeni bir evren algısı sunuyordu. Aslında dünya Darwin’den önce evrim görüşüne çok da yabancı değildi. Ondan önce de evrimden söz edenler olmuştu. Hatta bu kişiler arasında din adamları da vardı. Canlılığın oluşumunda evrimsel bir süreç olabileceği kabul edilse de, canlılar arasındaki değişimin aynı türle sınırlı kaldığı inancı hakîmdi. Ancak Darwin’e göre tür içindeki değişimler yeni bir tür de oluşturabilirdi. Yani doğada türlerin sabitliği diye bir şey yoktu. Bir sürüngen kuşa dönüşebilir, ya da suda yaşayan bir canlı karaya çıkarak zamanla bir kara canlısı olabilirdi.[22]
Darwin’e göre bugünkü canlı yapılar, doğal bir süreç içerisinde basit bir organizmadan gelişmişlerdir. Canlı hücreler de nesilden nesile genetik değişime uğramışlardır. Ona göre değişmenin arkasında doğal gereksinimler yatmaktadır. Canlı bu değişim sürecinde yaşam mücadelesi vermekte, çevresine uyum sağlamaya ve ayakta kalmaya çalışmaktadır. “Doğal Seçilim” (tabiî seleksiyon) denilen bu süreç içerisinde güçlü canlıların yaşamlarını devam ettirebilme şansları zayıf olanlara nazaran daha fazla olmaktadır. Buna karşılık çevreye uyum sağlayamayan zayıf canlılar ise yok olup gitmektedir.
Liberal ekonomi görüşü evrim teorisinin dayandığı üç prensip olarak görülen, ‘kısıtlı kaynaklar için hayat mücadelesi’, ‘doğal seçim yoluyla ayıklanma’ ve ‘en uygun olanın hayatta kalması ve neslini devam ettirmesi’ ilkelerine sempati ile bakıyordu. Değişen doğa koşullarına uyum sağlayamayanlar mücadeleyi kaybediyor, böylece doğa kendi şartlarına uyan nitelikteki canlıları seçiyor ve doğal seçimle hayatta kalmış olanlar kendi aralarında üreyerek nesillerini devam ettiriyordu. Doğadaki hayat kanunu buysa, o zaman ekonomik hayata da müdahale etmemek ve işleri kendi doğal akışına bırakarak yaşamaya hak kazananların üste çıkmasına izin vermek gerekliydi.[23] Darwin’in evrim düşüncesinin gelişmesinde döneminin popüler ekonomik düşünce tarzının büyük etkisi olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi, bir taraftan Malthus’un ekonomi üzerine yazıları, diğer taraftan 18. yüzyılın büyük ekonomi filozofu Adam Smith’in görüşleri, teorisinin gelişiminde önemli etkiler ve katkılarda bulundu.[24]
Aynı zamanda bir Hıristiyan din adamı olan Thomas Malthus, 1798 yılında kaleme aldığı Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme isimli eserinde, o dönemde yaşanan ciddi kuraklıktan, hızlı endüstrileşme ile gelen göçlerden ve sayıları giderek artan yoksulların durumlarından oldukça endişelendiğini belirtmiştir. O’nun bu endişeleri; “insan nüfusu ile doğal kaynaklar arasındaki ilişki üzerine” oturan o ünlü ilkesini ortaya koymasını sağlamıştır. Malthus, yiyecek üretiminin aritmetik; nüfusun ise geometrik olarak arttığını savundu. Buna göre, nüfusun her zaman yiyecek mevcuduna göre daha fazla olduğu bir durum ortaya çıkmaktadır. Ancak nüfusun mevcut kaynaklara göre fazlalığı, “yoksul ve yeteneksizlerin açlık, kıtlık, sefalet, salgın hastalık, ihtilal, savaş ve benzeri olgular aracılığıyla elenmesi sayesinde, kontrol altında tutulmakta böylece denge sağlanmaktadır”. Bir başka ifade ile, hayatta kalma mücadelesinde tabiat, güçlünün başarmasını, zayıfın ise yok olmasını temin etmektedir.[25]
Darwin Türlerin Kökeni adlı kitabının sonlarında, ilk yaşam biçiminin ‘yaratılmış’ olabileceğini söylüyor ve kitabını şu cümleler ile bitiriyordu: “Yaradanın başlangıçta bütün özünü birkaç ya da bir biçimde üfürdüğü yaşamı böyle anlayan ve bu gezegen çekimin değişmez yasasına göre dönüp dururken, böylesine basit bir başlangıçtan en güzel, en olağanüstü, biçimlerin türemiş ve türemekte olduğunu kavrayan bu yaşam görüşünde gerçekten yücelik vardır.”[26] Ancak daha sonra, ‘yaratılış’ kelimesini kamuoyunu dikkate alarak kullanmasından dolayı pişmanlığını dile getirmiştir. Her ne kadar o, türlerin kökenine ilişkin bu eserinde, insanın nasıl meydana geldiği konusuna girmese de, 1871 yılında yayımladığı insanın kökenine dair İnsanın Türeyişi isimli eserinde bu konudaki yargısını açıkça ortaya koyuyordu.[27] Darwin, insanı evrim noktasında hayvandan ayrı tutmaktan ve onun yaratılması, gelişmesi için hayvanların tâbi olduğu güçten ayrı özel güçlerin gereğine inanmaktan çok uzaktı. Ona göre insanların, kendisinin bu kadar genel saydığı evrim kuramının dışında kalmasının bir mânası yoktu. İnsanın değeri, büyüklüğü, kendisinden daha aşağı varlıklardan gelmesiyle değişmezdi. O, aksine serbest bir deyişle, insanı düşkün bir melek sayan ilâhiyat iddialarına karşı, insanın gelişmeye erişmiş ve sonunda akılla seçkinleşmiş bir hayvandan başka bir şey olmadığını söylüyordu. Kısacası Darwin, insan ile hayvan arasında nitelik açısından değil, sadece nicelik açısından bir fark olduğunu düşünüyordu. Ona göre en aşağı derecedeki omurgalı hayvanlarla maymunların zihinsel yetileri arasındaki uçurum, insanla büyük maymunların zihinsel güçleri arasındaki uçurumdan çok daha büyüktü.[28]
Darwin’in ve takipçilerinin izahlarında ırkçı yaklaşımlar da bulunmaktaydı. Darwin’in önde gelen destekçilerinde Thomas Huxley, “Hiçbir rasyonel insan, hiçbir idrak sahibi, zencilerin, beyazların bırakın üstünü, eşiti bile olduğuna inanmaz” diyordu. Darwin’de evrimsel düşüncesini aynı derecede ırkçı fikirler üzerine bina etmiştir. İnsanın Türeyişi isimli eserinde, zenci ırkların beyaz insanlardan çok maymunlara yakın olduğuna ilişkin inancını dile getirmekte ve ayrıca çok uzak olmayan bir gelecekte, insanlığın medenî ırklarının soyunun tükeneceğine ve kesinlikle yerini dünyanın her yerinde vahşi ırkların alacağına inanıyordu. [29]
Darwin’in teorisi kendisinin de kabul ettiği gibi bir çok zorluklarla karşı karşıya olan, somut bilimsel bulgulardan hareketle değil tamamen mantık yürütmeler ile ortaya konulmuş bir teoriydi. Darwin ortaya koyduğu teorinin zorluklarının gelişen bilim ile aşılacağına inanıyordu. Ancak Darwin bilimsel olarak ilk darbeyi, Fransız biyolog Louis Pasteur’un yaptığı deneylerle, onun cansız maddelerin tesadüfen hayat oluşturabilecekleri şeklindeki iddialarını çürütmesiyle almıştı. Ayrıca teorinin önceden var olan bir canlı türünün zaman içinde başka bir canlı türüne dönüştüğü, yani bütün canlıların birbirlerinden türeyerek meydana geldiği iddiasına dayanak olarak aranan fosil kayıtlarında beklenenin aksine canlıların birbirlerinden türediğini gösterecek ara geçiş formlarına rastlanmamıştır. Her ne kadar fosil bilimcilerinin yaptıkları araştırmalar, bazı çevreler tarafından kabul edilmek istenmese de, canlılığın aniden mükemmel bir şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Ardından modern bilimin verileri hücrenin kompleks yapısını ortaya koydukça hayatın moleküler seviyede incelenmesi tesadüfe meydan bırakmayacak şekilde güçlü ve akıllı bir tasarım gerçeğini ortaya çıkarmıştır.
Darwin’de özellikle ‘göz’ gibi mükemmel bir yapıya sahip organların mükemmellikleri ve bunların teorisini soktuğu zorluklar karşısındaki çaresizliğinin farkındaydı. Türlerin Kökeni kitabında doğal seleksiyon ve evrim teorisine karşı çıkan bir takım fikirlere değinmişti. Hatta kitabının bir bölümünde gözle ilgili yaşadığı problemleri incelemiş ve bu bölümü “Kusursuz Mükemmellikteki ve Karmaşıklıktaki Organlar” olarak adlandırmıştı.[30] Darwin, teorisindeki boşlukların doldurulması için insanlara, hayal güçlerini kullanmalarını tavsiye ediyordu.
Darwin teorisi ile din, doğal olarak, ilk günden itibaren karşı karşıya gelmişti. Çünkü bu teori ile birlikte dinlerin savunduğu yaratılış öğretileri artık bazı çevreler tarafından birer efsane olarak görülmeye başlandı. Teorinin en sıcak çatışmayı yaşadığı din, Hıristiyanlık idi. Tanrı’nın yeryüzüne, insanların arasına yine bir insan olarak, Hz. Îsâ’nın bedeninde tecessüm ettiği inancı, Hıristiyanlığın en temel doktriniydi. İnsanın kökeni üzerine din adına kabullenilemez fikirler ortaya atan bu teorinin en şiddetli çatışmayı böylesi bir Tanrı tasavvuru olan din ile yaşaması kaçınılmazdı. Dolayısıyla Darwin’in teorisi bütün dinlerden önce Hıristiyanlık için büyük bir problemdi ve bu yüzden kabulü aslâ mümkün değildi.[31] Zâten Darwin’in kitabının yayımlanmasından hemen sonra bütün dünya da özellikle Hıristiyan ilâhiyatçılar tarafından çok ciddi eleştiriler ve tepkiler oluşmaya başlamıştı.[32]
Günümüz materyalistlerinin çoğuna göre hayatı açıklamanın tek yolu evrimdir. Şayet materyalizm, Marx’ın dediği gibi bilimsel bir temele dayandırılacaksa bunun da tek yolu evrimin bilimsel olduğunun gösterilmesiydi. Ne var ki evrim modeli bilimin tanımında yer alan kriterlere uymaz. Bu nedenle sadece bir inanç sistemi olarak materyalist felsefenin temelini oluşturur.[33] Marx ve Engels, Darwin teorisini kendi ideolojik amaçları doğrultusunda ilk sahiplenenlerdendi. Marx, Darwin’in kitabının “tarihteki sınıf mücadelesinin doğal bilimlerdeki temelini oluşturduğunu” söylüyordu. Evrim teorisini o kadar heyecanla karşılamıştı ki, Das Kapital’i Darwin’e ithaf etmek için kendisinden izin istedi. Ama Darwin, Marx’ın teziyle özdeşleşmenin kendi araştırmasının meslektaşları arasındaki güvenilirliğine zarar verebileceği endişesiyle bu talebi nazikçe reddetti. Marx, Darwin’in araştırmasında her şeyden önce iki şeyi değerli bulmuştu. Birincisi, evrim teorisi “doğal bilimlerde dine ilk defa ölümcül darbe vuran bir teoriydi.” İkinci olarak ise, Marx ve Engels, türlerin başlangıcı ve gelişimi teorisinin, kendilerinin kültürün başlangıcı ve gelişimi üzerine ortaya koydukları fikirlerle paralellik arz ettiğine samimiyetle inanıyorlardı. Engels, Marx’ın cenaze töreninde şunları söylüyordu : “Tıpkı Darwin’in organik doğada evrim kanununu keşfetmesi gibi, Marx da insanlık tarihindeki evrim kanununu keşfetmişti.”[34]
Discovery Institute’da kıdemli bir biyolog olan Dr. Jonathan Wells, bilimsel bir gerçek gibi gösterilmeye çalışılıp eğitim sistemine yerleştirilmiş evrim teorisinin, bilim kisvesi altında materyalist felsefeye nasıl hizmet ettiğini Evrimin İkonları isimli kitabında şu şekilde anlatmaktadır : “Felsefi görüşlere sahip olmanın yanlış bir yanı yoktur. Herkesin doğru veya yanlış felsefi bir görüşü vardır. Öte yandan, halk eğitiminde, felsefenin açıkça tanımlanması ve bilim kisvesi altında sunulmaması gerekir. Kuşkusuz, insan doğasına ilişkin hiçbir felsefi görüş, Newtoncu fizik veya Mendel genetiğiyle eşit değerde bir düşünce olarak ele alınmamalıdır. Ne var ki Amerikan halk okulları biyoloji sınıfları tam da bunu yapmaktadır. Evrimin tasarlanmamış olduğunu ve bunun sonucu olarak insan varlığının salt bir tesadüf olduğunu savunan doktrin, deneysel bilimden ziyade, materyalist felsefeden kaynaklanmaktadır. Açıkçası, biyoloji öğrencilerine materyalist felsefe, deneysel bilim kisvesi altında öğretilmektedir. Materyalist felsefe bağlamında ne düşünülürse düşünülsün, kuşkusuz o, kanıttan çıkarsama yapmak yerine, kendisini zorla kanıta kabul ettirecektir. Her ne kadar işin içinde bilimsel meseleler varsa da, gerçekte özü mittir.”[35] Özellikle son yıllarda Amerika’daki bir çok okulda evrim teorisinin yanında hatta bazı eyaletlerde evrim teorisine karşı yaratılış gerçeğinin anlatıldığını da vurgulamakta fayda vardır. Bu konu birçok eyalette mahkemelere intikal etmiştir.[36] Evrimcilerin savunduğu gibi insanın ortak bir ata kabul edilen maymundan türemediği, aksine insan şeklinde yaratılmış olduğu inancı yaygınlaşmakta ve bu inanç bilimsel açıdan da kendine bir çok dayanak bulmaktadır.
Teleolojik kanıtın, Darwinizm ile birlikte ciddi biçimde sarsılacağı ve yıkılacağı bir süre düşünülmüştür. Ancak bu düşünce fazla sürmemiştir. Çünkü evrim teorisi, bilimsel teorinin tanımı gereği, bilimsel olmayan bir teoridir. Bir teorinin bilimsel olarak sınıflandırılabilmesi için, bu teorinin gerçekleri kendi içerisinde, genel yasalar çerçevesinde temsil etmesi gerekmektedir.[37] Günümüzde evrim teorisinin delilleri ciddi bir şekilde ünlü biyologlar ve fosil bilimciler tarafından eleştirilmekte, evrime inanan bir çok bilim adamı ise Tanrı’nın varlığını kabul ederek bunu evrim fikri ile bağdaştırmaya çalışmaktadırlar. Evrimin bilim dışı olduğu konusunda son derece ikna edici nedenler ileri sürülürken ülkemizdeki durumun, evrimin bir teori bile değil kesin bilimsel bir kanun olduğu tarzında yaklaşımları yansıtması oldukça düşündürücüdür. Evrimi bir kanun gibi kabul eden bazı çevreler, evrim teorisinin tartışılmasını bile istememektedirler. Ne var ki bilimsel bir teorinin hatta bir kanunun bile sorgulanması bilimsel gelişmenin temeli olmuştur.[38]
İngiltere’de yazarlık yapan ve Jeoloji Birliği üyesi olan Richard Milton bu konuda şu şekilde söyleyerek Darwinizm anlayışının ardındaki gerçeği güzel bir şekilde ortaya koymaktadır : “Türlerin Kökeni’nin yayınlanmasından yüz otuz yıl sonra, Darwinizm hâlâ bir teoridir ve hâlâ tartışmaları kesin olarak sona erdirecek belirleyici ve rakipsiz ampirik kanıtlardan -teorinin doğruluğunu kati olarak gösteren ve toplum tarafından kabulünü sağlayan kanıtlardan- yoksundur. İronik biçimde, yirminci yüzyılın büyük bir kısmı boyunca Darwinistler sanki kesin kanıt bulmuş ve sanki toplum olarak bizler çoktan onların teorisini kabul etmişiz gibi davranmışlardır. Fizik ya da kimya gibi herhangi bir başka ciddî bilimsel disiplinde, bilim adamları yeni bir teoriyi, o teorinin yanlışlığını ortaya koyacak kanıt aramak ve onu test etme fırsatı bulmaktan memnuniyet duyarlar. Buna karşın evrimsel biyolojide Darwinistler teorileriyle çelişen kanıtlardan uzak dururken, bu teoriyi destekleme eğilimi gösteren bütün kanıtları aktif şekilde arar ve sahiplenirler. Örneğin prensip olarak nerede evrimle ilişkili bir kanıt varsa, Darwinistler bu kanıtın kendi mutasyon ve doğal seçme teorilerinin kanıtı olduğunu ileri sürerler.”[39]
Jonathan Wells Evrimin İkonları kitabında teoremlerin geçerliliğini şöyle söyleyerek ortaya koymaktadır: “Teoremleri kanıt karşısında sınamak hiç bitmez. Ulusal Akademi’nin kitapçığı haklı olarak şunu belirtiyor: “Her bilimsel bilgi, prensipte, yeni kanıt elde edildiğinde değişmeye mahkumdur.” Bir teoremin ne kadar süre savunulacağı veya kaç tane bilim adamının ona inanacağı bu bağlamda önemli değildir. Eğer ona karşıt bir kanıt ortaya çıkarsa, teoremin yeniden değerlendirilmesi veya hatta terk edilmesi gerekir. Aksi halde o, bilim değil mit olur.” [40]
III. TANRI’NIN VARLIĞINA POZİTİVİST YAKLAŞIM
Sosyolojinin isim babası ve Pozitivizmin kurucusu kabul edilen Auguste Comte insanlık tarihini üç döneme ayırır. Ona göre, sosyolojinin kullanacağı metot gözleme ve tüme varıma dayanan bir metot olmalıdır. Bu teoriye göre, insanlar kendilerini çevreleyen dünyayı anlama ve açıklama çabaları boyunca ardarda gelen üç tavır içinde olmuşlardır :
Teolojik Çağ : Comte, bu dönemi kendi içinde ve zaman sırasına göre Fetişizm, Politeizm ve Monoteizm diye üç safhaya ayırır. Ancak bütün bunların ortak yanı, insan zekâsının bu aşamalarda mutlak bilgiye yönelmesidir. Farklı olgular insan tarafından tabiat üstü varlıkların etkisiyle açıklanır ve bu varlıkların mücadelesine bağlanır. Bu dönemde sosyal üstünlük, din adamlarındadır.
Metafizik Çağ : Bu dönemde tabiat üstü etkenler, yerini soyut kuvvetlere bırakmıştır. İlk nedenlerin yerini daha genel nedenler almıştır. Bütün gözlenen olaylar kendiliklerinden meydana gelebilecek güçte kabul edilir. Gözlenen olayların açıklaması, her olayı uygun bir töze bağlayarak olur. Devletin hayatında ise, dogmatizm hâkimdir.
Pozitif Çağ : Bu çağda insan zekâsı, “mutlak” ı bulmanın ne kadar imkânsız olduğunu anlamıştır. Evrenin nereden gelip nereye gittiğini ve olayların iç sebeplerini aramaktan vazgeçmiştir. Muhâkeme ve gözlem yardımıyla olayların gerçek kanunlarını yani değişmez devamlılık ve benzerlik münasebetlerini bulmaya yönelmiştir. Comte’a göre bu çağın temel karakteristiği, tabiat bilimlerinden fiziği andıran yeni bir ilmi disiplinin doğmuş olmasıdır. O, bu ilme ad olarak “sosyal fizik” veya “sosyoloji” adlarını teklif etmektedir.[41]
Comte’a göre pozitif ilim çağına giren insan, bütün tabiat olaylarını deney ve gözlem yoluyla anlamakta, açıklayabilmektedir. Beş duyu ile idrak edilen tabiatın ve tabiat olaylarının dışında, insanın kavrayabileceği bir gerçek yoktur. “Ben nereden geldim, nereye gideceğim?” tarzında düzenlenen, ilk sebebi (yaratıcı) ve son gâyeyi vurgulayan soru, pozitif ilim devresindeki insanın sorusu değildir. Bu problem, tabiat olayları hakkında doğru ve yeterli bilgisi olmayan bundan önceki insanların sorusuydu. Ona göre problemin çözümünde ne materyalistlerin ne de, Allah’a inananların ortaya koyduğu fikirler doğru değildir. Auguste Comte, pozitif ilime sığınarak hem felsefeyi (dolayısıyla materyalist felsefeyi) hem de dini inkâr etmiştir. Ancak onun izahları da, felsefeden başka bir şey değildir.[42] Dini, insanlık tarihinin belli bir merhalesine ait ve fonksiyonunu yitirmiş bir olay olarak gören Auguste Comte’un hayatının sonlarına doğru, kendisinin sistemleştirdiği pozitivizmle çelişen bir “insanlık dini”[43] peşinde koşması, pozitivist din anlayışının geçersizliğini ortaya koyan bir durumdur.[44]
Yirminci yüzyıl pozitivizmi, bilim ve teoloji alanlarının ayrılmasında ısrar etmektedir. Kuramların, deneysel ve toplumsal olarak test edilebilirliği özelliğine dikkat çeken, pozitivistler, bilimi yegane rasyonel ve nesnel bilgi edinme yolu olarak benimsediler. Onlar teolojik iddiaların bilimin metotlarına uymakta başarısız olduğunu, bu sebeple de aslâ herhangi bir meşru bilgi ortaya koyamadığını savundular. Pozitivistlere göre sadece deneysel konular, anlamlı bir dil için referans noktaları sağlar. Din dili ise ekseriyetle (Tanrı, rûh ve ölümsüzlük gibi) deneysel olmayan konulardan söz ettiği için pek çok pozitiviste göre, bilişsel açıdan anlamsızdır.[45]
IV. TANRI’NIN VARLIĞINA FREUDİST YAKLAŞIM
17. yüzyıl bilim felsefecisi Francis Bacon, dünyanın seyrini değiştiren üç keşfin barut, pusula ve matbaa olduğunu belirtir. Freud’un ise bu üç keşfe karşılık, üç kâşifi vardır. Bunlar da insanoğlunun evreni algılama biçiminin ve âlemde kendisine biçtiği rolün değişmesine, dolayısıyla dinin darbe almasına sebep oldular. Bunların ilki olan Kopernik’le gelen kozmolojik darbe insanın ve onun mekânı olan dünyanın evrenin merkezi olduğu illüzyonunu yıktı. İkinci darbe Darwin’dendi. Evrim teorisiyle dinlerin savunduğu yaratılış teorileri artık bir efsâne muâmelesi görmeye başladı ve Tanrı, “yaratıcı olma” unvanını kaybetti. Üçüncü darbe ise tabiî ki, Freud’un kendisindendi. Onun öğretileriyle de insan artık Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olan mâsum bir varlık değildi. İnsanın cinsel dürtüleri tamamıyla ehlileştirilemezdi ve onun zihninde bilinçli gibi görünen süreçler aslında bilincinde olunmayan bir alanın tesiri altındaydılar. Freud’a göre bu üç keşifle dinin evren ve insan üzerine iddialarının doğru olmadığı anlaşılmıştı. İnsan artık evreni ve kendisini yeniden değerlendirmeliydi.[46]
Sigmund Freud, “tekerlek ve elektriğin icadı kadar mühim” dediği psikanalizin kurucusudur. Ancak onun kendisini, hakkında yargıda bulunmaya yetkili gördüğü bir alan daha vardı: Din. O, bu alanda da birinci alanı olan psikanalizi kullandı. Bu yöntemden hareketle 18. asırdan itibaren başlayan ve 19. asırda, Darwin ile devam eden süreçte, dine bir darbe de o vurdu. Batı’da felsefe, biyoloji ve fiziğin temsil ettiği bilimle dine karşı kazanılan zaferin, psikoloji ayağı da Freud’la başarılmıştı. Darwin’le gelişen süreçte insan, eşref-i mahlukât olmaktan çıkarılmış, dinlerin kendisine sağladığı imtiyazlı pozisyondan aşağıya çekilmişti. Freud’la ise kutsal kitapların “Tanrı, insanı kendi imajında yarattı” şeklindeki öğretisi “insan, Tanrı’yı kendi imajında yarattı” ya dönüşmüş ve Tanrı yaratıcı pozisyondan, insan zihninin bir yaratığı derecesine düşürülmüştü. Freud, bilinçaltı ile bilincin birbirleriyle bir bütünlük, bir ayrılık arz etmemelerinden kaynaklanan yanılsamaların olduğu ve insanın iki alan arasındaki çatışmaları giderme için savunma mekanizmalarına başvurduğu inancındaydı. İşte Freud’un, Tanrı’nın, dolayısıyla dinin bir yanılsama, insan düşüncesinin bir vehmi olduğunu, bir gerçeklik olmadığını ileri sürmesinin altında yatan temel neden, onun yukarıda belirtilen psikolojik mekanizmanın varlığına olan katî inancıydı. [47]
“Bilimselci” anlayışın en önemli öncülerinden birisi Freud’dan yaklaşık 50 yıl önce yaşayan ve Freud’un “kendisinden çok etkilendiğim” dediği Darwin’di. O dönemdeki din-bilim mücadelesi, Darwin’in şahsında sembolleşmişti. Freud, din ile bilimi karşı karşıya getirirken üç alan belirler. Birincisi, din, âlemin varlığı ve kaynağı konusunda bir bilgi sunar, insanın bu konudaki anlama arzusunu tatmin eder. İkincisi, din, hayatın tüm kötü yönlerine rağmen insanlara ebedî mutluluk vaadinde bulunur. Üçüncüsü, din, çeşitli prensiplerle insanların düşünce ve davranışlarını yönlendirir, bunu da onlar üzerinde büyük bir otorite kurarak gerçekleştirir. Freud’a göre bilimin güçsüz olduğu devrelerde din, insanın bu alanlarda “anlama, mutluluk arama ve yönlendirme” arzularını tatmin etmiştir. Ancak artık bu alanlar dinin tekelinden çıkarılmalı, bilime devredilmelidir. Çünkü bilim hayatın gerçeklerini olduğu gibi algılamayı ve bunlarla nasıl baş edeceğini insana gerçekçi bir şekilde öğretmektedir. Bununla birlikte Freud, bilimin de üstesinden gelemediği birçok durum olduğunu ve insanı hayatın acılarına boyun eğmesi gereken bir alanla baş başa bıraktığını, dolayısıyla dinin bu fonksiyonunu hiçbir zaman kaybetmeyeceğini kabul eder. İşte bu sistem içinde Freud, dini bir önyargı ile incelemiştir. Bu sebeple o, ateizme, yaptığı araştırmalarının neticesinde ulaşmadı. Tam tersine, araştırmalarını ateist inançlarının gölgesinde yaptı.[48] Freud’u okurken kendini dine karşı çıkmaya mecbur gören, bu yüzden de kendisini “Tanrısız Yahudi” şeklinde tanımlayan bir materyalist ile karşı karşıya bulunulduğu bilinmelidir.[49] Nitekim, Freud dine yönelik eleştirilerini özetlerken: “Benim bütün yaptığım, benden öncekilerin dine yönelttikleri tenkide biraz psikolojik temel kazandırmaktır” demektedir.[50]
V. TANRI’NIN VARLIĞINA AGNOSTİK YAKLAŞIM
Agnostisizm (Bilinemezcilik), Yunanca ‘Bilinemez’ manasına gelen ‘Agonustos’ kelimesinden alınmış bir tabirdir. Sonsuz, ilk sebepler, cevher, eşya ve olayların son gâyesi gibi metafizik hakikatleri insan zihninin asla bilemeyeceğini ileri süren ve böylece metafiziğe bilinemez diyen sistemlerin adıdır. Buna göre, insan zihninin veya aklın reel değeri yoktur. Bu anlayış, görünülen âleminin ilk ve son sebeplerinin akıl için daima meçhul kalacağını iddia eder. Böyle olunca da agnostisizm objektif bir bilginin ve fizik ötesinin (metafiziğin) imkânsızlığını kabul etmiş olur. Agnostisizm, metafizik sahasıyla sınırlanmış bir şüpheciliktir. Agnostik, çoğu halde bir ilimcidir. Metafizik tezleri açıkça reddetmez; fakat tespit etmenin imkânsız olduğunu söyler, mutlak bilgi elde edilemez, bilgimiz problemi çözmeye yetmez der.[51] Tanrı’nın varlığı probleminde tavrını agnostik (bilinemezci) bir tavır olarak ortaya koyan Bertrand Russell “Bilinemezci Ne Demektir?” adlı yazısında agnostik için şu tanımı verir: “Agnostik, Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin ilgilendiği Tanrı ve gelecek hayat gibi sorunlarda gerçeği bilmenin imkânsızlığına inanır. Yahut büsbütün imkânsız olmasa bile, en azından bugün için imkânsızlığına inanır.”[52] Batı’da agnostik terimi ilk defa 1869 yılında kendi zihni tutumunu nitelemek için Huxley tarafından kullanılmıştır. Huxley bu terimi, ateist, teist, panteist, materyalist, idealist, Hıristiyan veya serbest düşünenler gibi akımların, varlık problemini kendilerince çözdüklerini, ancak problemin kendisi için çözülemez olduğundan emin bulunduğunu ifade etmek için kullanmıştır. Huxley, teorik akla dayalı bilginin imkanını sorguladıkları için septik filozof David Hume ve Kritisizmin büyük filozofu Immanuel Kant ile kendini aynı safta görmüştür.[53]
Agnostisizm, İslâm düşüncesinde ‘Lâedriyye’, ‘Sûfestaiyye’, ‘Vâkıfiyye’ ve ‘Şek Ehli’ gibi tabirlerle ifade edilmiştir. Arapça’da ‘bilmiyorum’ anlamına gelen lâedrî fiilinden türetilmiş olan ‘Lâedriyye’ klasik İslâm düşünce geleneğinde, özellikle kelâmcıların sofistler hakkındaki değerlendirme ve eleştirileri çerçevesinde gerçekleşmiş, sonradan modern Müslüman müellifler tarafından 19. yüzyıl Batı felsefesinde benimsenen agnostisizme karşılık olarak kullanılmış, insan aklının Tanrı ve evren hakkındaki mutlak gerçeği bilemeyeceğini ileri süren felsefî akım olarak tarif edilmiştir.[54] Agnostisizmin zıttı olarak kullanılan Gnostisizm (Bilinircilik) ise Arapça’da ‘İrfâniyye’ şeklinde kullanılmaktadır. ‘Tanrı başta olmak üzere varlık ve olaylara dair gerçek ve derunî bilginin duyu verilerine, akıl yürütmeye veya burhanî kanıtlamalara dayanmaksızın sadece keşif ve ilham yoluyla elde edilebileceğini ileri süren mistik ve felsefî bir akım’ olarak tarif edilebilecek olan ‘İrfâniyye’ terimi ‘bilmek, tanımak, kavramak’ anlamına gelen irfân kelimesinden oluşturulmuş, Yunanca ‘bilgi’ manâsındaki gnosisten türetilmiş gnostisizm karşılığında kullanılan bir terimdir. [55]
İslâm inancında iman kalbin tasdiki ile oluşur ki bunun içinde yakîn (kesin bilgi) bulunmaktadır. Dolayısıyla imanla bilinemezcilik bir araya getirilemediği gibi iman, şek, istisna, tereddüt ve kararsızlık da kabul etmez. Ebu Hanife karasız duruma düşen kişiye, bu tereddütlerini izah ederek makul bir süreyi tanımakla beraber, sürekli bir agnostisizmi kabul etmez. Aynı görüşü diğer kelâm bilginleri de benimsemişlerdir. Kelâm literatürünün bilgi teorisini ortaya koyan bölümleri incelendiğinde bu yaklaşımı görebiliriz.
Agnostik (bilinemezci) anlayış, “Tanrı’nın var olduğu ve maddenin yaratıldığı görüşü” veya “Tanrı’nın olmadığı ve maddenin ezeli olduğu görüşü” gibi belli bir görüşü savunmasa da, bunun yerine tüm bu görüşleri aynı derecede bilinemez olarak niteler. Bilinemezci tavır “Bunların hangisinin doğru olduğu bilinemez” der. Bu da bilinemezciliğin şüpheci yaklaşımını bir iddia haline getirir. Yani bilinemezci tavır da aktif olarak bir fikrin savunulmasıdır, kişi eğer sadece kendisi ile sınırlı olarak “Ben bilemiyorum” derse bu bir iddia olmaz. Fakat “İleri sürülen şıklardan hangisinin doğru olduğu bilinemez” demek de bir iddiadır.[56]
[1] Yümni Sezen, Maddeci Felsefenin Çıkmazları, s. 135.
[2] Bekir Topaloğlu-Y. Şevki Yavuz ve İlyas Çelebi, İslâm’da İnanç Esasları, s. 49.
[3] A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, s. 40.
[4] Friedrich Albert Lange, Materyalizmin Tarihi ve Günümüzdeki Anlamının Eleştirisi (çev. Ahmet Arslan), s. 40.